8 Haziran itibarıyla sevdiğimin fizik alemden ayrılmasının üzerinden tam kırk gün geçmiş bulunuyor. Gerçi ben daha ziyade son görüşmemizi, 27 Nisan'ı milat alıyorum ama gelenekler kırkıncı günün önemli olduğunu buyuruyor. Bir bildiği vardır törenin. Nesiller boyu biriktirilmiş, kederle sınanma tecrübesini dikkate almak lazım.
Pandemi koşullarında kırk duasını evde ya da camide okutmak mümkün değildi. Ben de bizzat büyük hocamızın, benim biricik sevdiğimin ayağına gidelim, orada onun huzurunda toplanalım istedim. Böylece verdiğim kararı dostlara, tanışlara aklım, elim erdiğince duyurdum. Hususi olarak davet edemediğim, gücendirmiş olduğum kimse varsa özür dilerim. Keder insanı yarım ediyor ne akıl bırakıyor ne mecal...
Sabah tam sonbahara yaraşacak şiddette bir yağmura uyandım. Islanmaktan kaçmadan bankaya uğradım, tedarikçiden ikramlık nevaleyi toparladım, bagajı lazımlı şeylerle doldurdum. Yolda, Boğaz Köprüsü üzerindeyken mevsim değişti adeta, güneş açtı. Güzel adamıma geniş bir tebessüm gönderdim, hani hiç ummadığım anda tutup öpüvermiş gibi. Konuklar ıslanmayacak, aferin sana sevgilim dedim sessizce. Yakışıklılığına uygun bu bahar havası geldiyse senin bunda muhakkak bir dahlin vardır.
Hava açınca ayaklar da yürüdü. Dostlar, var olsunlar teşrifleriyle sevindirdiler. Nadir Devlet'in canları, tam 24 kişiydik. Sokağa çıkma yasağında defnettiğimiz kıymetlimi yine pandemi şartları altında andık.
Yulay, İlkay, Sibel, Nurcan, Mehpare, Zeynep, Serkan, Gönül, Nazlı ve annesi Dilek, Ayrat, Ruşaniye, Kürşat, Nail, İlşat, Arzu, Güller, İsmail ve ismini hatırlayamadığım iki meslektaşı, Saadet ve misafiri, ben ve bir de kalbimizi İslamın diline tercüme eden Yusuf Hoca...
Ağlaştık, dualara eşlik ettik, ayran yanında peremeçlerimiz ve Aylin ile Oğuzhan'ı temsilen mevlid şekerlerimizi paylaştık, şartlar el verdiğince kucaklaştık, söyleştik. Herkes, bahçıvan Bekir abinin maharetli elleri sayesinde çiçeklerle bezediğimiz kabrin ne kadar güzel olduğunu dile getirdi.
Mekânı cennet olsun denildi, Allah sabır versin denildi...
Başlarda gayet metanetliydim. Bir âna kadar "görev" modunda kalan zihnim ve kalbim okuma sırasında kayışından kurtuldu. Dua bitip kaslar da zihin gibi gevşeyince bir ağlama tutturdum. Şimdi biraz utanıyorum bu ağlamadan ama aslında bir sebebi vardı.
O güne kadar panik ve keskin acıdan herhalde "geçici bir kriz" gibi algıladığım durumun nasıl da kalıcı olduğunu idrak etti kalbim. Evet
mantıksız ama o ilk günler, hele de tek başıma geçen o ilk on yedi karantina
günü… Beynim ancak böyle başedebilmiş demek. Bugün nihayet kabullendim ki bunun
dönüşü yok. Bu seferki o tıkır tıkır sallayıp korkutan ve sonra unutulan depremlerden değil. Bu sefer bildiğim dünya başıma yıkıldı. Sağ çıktım ama içine düştüğüm dünyayı hiç tanımıyorum. Nadir'siz nasıl yaşanır hiç bilmiyorum.
Nadir'ciğime bir daha sarılamayacağım, kucağına uzanıp film izleyemeyeceğim, boynum tutuldu diye şımarıp masaj yaptıramayacağım, tatlı sohbetiyle kıkırdayamayacağım, adımlarımı o üzülmesin diye yavaşlatmama artık lüzum kalmayacak... Böylece hakikat kafama dank etti. Çağrılmadan gelen değişim, tabiat kanunu da olsa kolay sindirilmiyor.
Sonra of pof edip gözyaşına fren basmaya, bana söylenenleri anlamaya çalışırken fark ettim, herkes farklı bir Nadir'den bahsediyor. Kalpten kulak verince anladım ki ölmek çoğalmak demekmiş. Bir tür
sevinç girdi kalbime.
Evet, ben Nadir'siz kaldım belki ama bu sadece dünyevi bir hal. Kalbimdeki Nadir hissi -ki güzelliğini anlatmaya kelimelerim yetmiyor- daima benimle. Üstelik bendeki Nadir artık sadece bende değil, temas ettiğim herkeste. Artık onu seven, onu hayırla yâd eden herkeste bir Nadir Devlet var, her birinde başka başka yaşayacak. Çiçekleri gibi güzel ve renkli, çeşit çeşit var olacak. Evet, elimi uzatıp dokunamayacağım ama adına hayat dediğimiz o beden cenderesinde yaşarken bunca çoğalmak, bunca çeşitlenmek ve bunca çok sevilmek mümkün değil ki!
Şimdi, 8 Haziran'dan itibaren bu hisle bir nebze huzur buldum. Nadir, onu kurtaramayacağım bir zorluğun içindeymiş gibi hissetmiyorum artık. Panik geçti. Ruhumda, Nadir'in zorlukta değil tam tersine sonsuz bollukta, nice yürekte, nice zihinde var olduğu hissi hâkim. Zorda olan asıl benmişim. Bunu kavrayınca yeis de dağıldı gitti.
Artık sanırım hiç dinmeyecek bir hasret ve hiç azalmayacak, kutsal bir aşk hissediyorum. Nadir'ciğime duyduğum bu kubbemsi sevgi, o huzurlu, sâkin ve kabul edilmiş sevgi gökyüzü oldu desem yeridir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder