Geçtiğimiz Pazar günüydü. Sabahtan sana geldim sevdiğim. Mutat olduğu gibi pazartesi gelemeyecektim çünkü. Hem sakin de oluyor kabristan Pazar sabahları…
Sıcak basmadan kavuştuk. Kul Şerif’inden öptüm. Anlattım sana yine her hafta olduğu gibi: Kimler aradı, ziyaret etti, kimlerle gülüştüm, kimlerle ağlaştım, nelerle uğraştım… Çiçeklerini suladım, taşlarını yıkadım. Fazla ağlamadım gerçi. Güneşli sabahlara özgü bir tazelik vardı havada. Her nasılsa haftalar sonra ilk kez gülümseyerek el salladım giderken.
Eve döndüm, bir sürü uğraş uydurdum kendime. Kimi kaşıkla kepçeyle, kimi tornavida, kimi iğne iplik. Yorulmuşum. Öğleyi devirirken saat, kanepede içim geçmiş. Rüya desem değil, ayık desem değil, gözümün önünde ensenin sol tarafında, saçlarının dibindeki o belli belirsiz kırmızı lekeyi gördüm. Sırtın bana dönük, kolumu koltuk altına kıstırmış, yetmezmiş gibi bir de elimi tutmuş uyuyorsun. Hep yaptığın gibi. Usulca uzanıp öpüyorum o kırmızı yerini. Sonra ağzımı burnumu omuzlarının tam ortasına, son yıllarda skolyoz belasından hafifçe eğikleşen ilk iki – üç omurunun tümseğine yaslıyorum. Mermer sırtın, cânım kokun… Hepsi o kadar sahici ki, sevinçle uyanıyorum daldığım gündüz düşünden. Tastamam ayılıp kendime gelene kadar hayalin bir köşesinden yakalıyor, gözlerimi bile isteye açmadan zihnimde sırtının devamını görüyorum. Öperken ağzım sulanıp dişlediğim, sol kürek kemiğinin üzerindeki yara izi beliriyor. Tam uzanıp…
Uyandım. Düş bitti. Ama nasıl sevinmiştim! Bütün bu felaket şakaymış, aslında gitmemişsin, tabii ki beni bir başıma bırakmamışsın, nasıl kıyarsın ki zaten…
Üç ayı geçti sevdiğim. Ben hâlâ bu tatsız şakanın her nasılsa biteceğini, bir şekilde anahtarı kapının deliğine sokup çevirdiğinde birbiri ardına gelen o ezbere bildiğim, çok sevdiğim şıngırtı dizisini duyup, “oh be, sonunda bitti” diye bu çileden kurtulacağımı umuyorum. Biliyorum, imkânı yok. Bir dahaki kavuşmamız bambaşka boyutlarda olabilecek. Eminim bir şekilde kavuşacağız ama nasıl sabrederim o vakte kadar, hiç fikrim yok. Kabul edemedim yokluğunu. Hazmedemedim.
Pazar günü o rüyamsı hayalden uyanır uyanmaz tahmin edeceğin gibi sağlam bir ağlama tuttu. Bilirsin, böyle içten ağlamak bana yaramaz. Yüzüm gözüm çarşamba pazarına döndü gene. Gözlerimin şişine ve dışarıdaki otuz sekiz derece cehenneme aldıracak hâlim yoktu, arabaya atladığım gibi sana koştum. Evet, aynı günde ikinci defa. Köprüye kadar bağıra bağıra ağladım. Sonra bir sus geldi üzerime. Nefesim bile sakinledi. Hızlıca geldim makamına, bir kez daha öptüm Kul Şerif’inden ve senden özür diledim. Kendimi bu derece hırpaladığım, zihnime ve hislerime hükmedemediğim, seni bahçende böyle huzursuz ettiğim için utandım. Fazla oyalanmadan, sessizce ayrıldım yanından. Sen hep yanımdasın ya zaten, lafın gelişi işte…
Birkaç gün sonra terapistime anlatırken bir meseleyi idrak etmenin huzuruna eriştim. Hani eşe dosta, akrabalarıma veya arkadaşlara gidiyorum da akşam çöktü mü eve dönesim geliyor ya. Hani sen ikindi kahvesinde veya akşam yemeğinde illa beraber olalım diye beni beklersin gibisinden… Ondan değilmiş evime gelişlerim.
Eve dönme iştahımın altında senden bana kalan en somut şeye kavuşma sevinci varmış: Yokluğuna. Evet, senin yokluğuna bile âşığım güzel adamım. Bunu anlamak için böyle çırpınmam gerekmiş demek, olsun varsın. Evimizi dolduran o kocaman varoluşunun yerini, sen gideli beri yine kocaman ve sıcacık yokluğun aldı. Ben yokluğunun yarattığı o güzelim boşluğa koşuyorum yine her akşam. Dışarıdaki fıkır fıkır hayat cazip gelmiyor. Evde, yokluğunla ve daha dün, daha yarım saat önceymiş gibi, hatta sanki sen odana öğle uykusuna çekilmişsin gibi hissettiren eksikliğinle birlikte olmayı da sevdim. Malum olsun sana.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder