Birazdan saat akşamüstü altı olacak. Kalp dilimde sevince karşılık gelen o sesi duyacağım. Ofisinden, o pek sevdiği ofisinden evine gelecek, anahtarı cebinden çıkartacak. Müzikten aşağı olmayan şıngırtı kulağıma çalınacak. Anahtarın kilide girişini, çıkırt diye dönüp kapıyı açışını duyacağım. Hemen ardından kulağımdan önce kalbime ulaşan cânım sesiyle “güzelim” diye seslenecek. Tam bir yıl önce saat akşamüstü altı olacak. Son bir defa kucaklaşacağız bu ritüelle.
Dünyanın en basit, en normal, en sevilesi şeyi olacak bu karşılama töreni ve ben de ona “aşkım” diye seslenerek kapıya yürüyeceğim. Hatta bazı günler koşarak, gidip boynuna sarılıp öpeceğim. Çok uzun seneler boyu onu kapıda karşılamamdan büyük zevk duyduk her ikimiz. Benim eve ondan daha geç geldiğim birkaç yıllık çalışma hayatımı saymazsak, daima eve geldiğinde o anahtar şıngırtısını, mutluluğun sesini duyacak kadar şanslıydım, evde gelişini bekliyordum. Öyle tutkunduk ki birbirimize, sekiz dokuz saatlik mesai koskoca bir mahrumiyet gibi hissediliyordu. Her akşam uzun ayrılıklardan sonra kavuşan sevgililer gibi kucaklaşıyor, o derece seviniyorduk. Yirmi üç senelik hayatımızın her akşam kavuşması böyle yaşandı, böyle hissedildi.
Tam bir yıl önce tam da bugün akşam saat 6:00’da anahtarını şıngırdattı, kapıyı açtı, bana güzelim diye seslendi ve ardından ekledi: nefes almakta zorluk çekiyorum. Altı gün evde dokuz gün hastanede el bebek gül bebek bakıldı. Kanser akciğerlerini, böbreklerini çalışmaz durumda bırakmıştı. Covidden kaçarken kansere fena yakalanmıştık. 27 Nisan’da son kez birlikte bir yarım saat geçirdik, yoğun bakım servisinde. Uzun uzun güldük sohbet ettik sevilme arzusunu belirtirken hep başvurduğu yolla mızmızlandı, huysuzlandı, sevgimi olabildiğince aldı ve huzur buldu birbirimize Almanca “seni hâlâ çok seviyorum - ben de seni hâlâ çok seviyorum” diyerek ayrıldık. Son sözlerimiz bunlar oldu. 15 Nisan’dan 27 Nisan’a kadar süren uyuyamama, nefes alamama hali, o son kavuşmadan, o kucaklaşmadan sonra derin bir uykuya evrildi. 30 Nisan sabaha karşı 5:45’e kadar uyudu sevdiğim; sonunda uyanmamaya karar verdi, çekip gitti.
Gidişiyle onun acıları sona erdi, benimkiler başladı. Bütün hayatımın, tüm var oluşumun yarısını, başımın tacı, gözümün nurunu, kalbimin sahibini, yol arkadaşımı, düş yoldaşımı yitirdim. Hayatımın en zor sınavı başlamış oldu böylece. Yas çekme çilesi ile sınanacaktım.
Tam bir yıl geçti, başıma tek kişilik ve dünyanın en korkunç depremi geleli. Bütün hayat sabitlerim yıkılıp gitti. Kendimin de paramparça olduğu bir enkazdan yeni ve başka türlü, üstelik hiç tercih etmediğim bir hayat kurmak zorunda kaldım. Bunu niye anlatıyorum? Çünkü her yas kendine özel, her yas biricik ama yas çekenin de kendinden sonra bu ateşe düşeceklere, en azından şişe içinde bir mesaj bırakmasının insanca olacağını düşündüm. Çünkü sevdiğini kaybeden, yasa düşen insana ne denir ne denmez, ne yapılır ne yapılmaz; bir kullanma kılavuzu gibi yaşadıklarımı kayda geçirmek istedim.
Yasın ilk ayları kasırga gibi, zelzele gibi korkunç bir felaket. Hafıza bulanıklaşıyor, yaşananları ayırt etmek, adlandırmak mümkün olmuyor. Birkaç gün yemek yemediğimi çok sonra fark edebildim örneğin. Ne zaman uyudum, ne kadar uyudum hiçbir fikrim yok. Sevdiğimi kaybettikten sonraki ilk 17 gün, ülkede salgın nedeniyle tam kapanmaya denk geldi. O 17 gün içinde kaç telefona cevap verdim kime ne söyledim hiç hatırlamıyorum. Ne zaman ki sokağa çıkma yasağı kalktı ve kabrine gidip gelmeye başladım bu defa da üç buçuk - dört ay sürecek her gün mezarlığa gidip orada kendini kaybedene kadar ağlama macerası başladı. Toplamda ilk dokuz ay önceleri her gün, sonra giderek haftada üç güne indirebildiğim mezarlık ziyaretleri, hayatımın esas gailesi oldu. Psikoterapinin de yardımıyla haftada bir güne indirebildim mezar ziyaretini. Bu yıl Ocak ayından itibaren Nadir’i bulma umuduyla mezarı başına gitmenin anlamsız ve hatta yıkıcı bir eylem olduğunu anlamaya başladım ve ayda bir kere gitme kararı aldım. Ocak sonundan Şubat sonuna kadar kendimi zor zapt ettim. Ama başardım. Mart sonunda bir ziyaret daha. Şimdi, bu ayın sonunda yıl dönümü gelecek.
Yaslı kişinin mezarlık ziyaretleri sanırım kaybettiği ile bağlantı kurma çabası, didinmesi ve tabii çaresiz bir eylem. Psikoterapi sayesinde ve şubat ayında yaptığım üç günlük şehir dışı seyahat neticesinde fark ettim ki sevdiğimin var oluşu benim içimde devam ediyor. Gittiğim, gördüğüm her yerde, konuştuğum her kişide, içimden bir ses sanki onunla sohbet etmeyi sürdürüyor. Bir gökkuşağı çıkıyor karşıma mesela, kalbimin bir yerinde o gökkuşağından duyduğum heyecanı ona anlatırken buluyorum kendimi. Bu duygu, bu varsayım, bana büyük bir sükûnet sağladı. Sevdiğimin yokluğuyla içime dolan telaş, panik, korku, yerini tevekkülle bir boyun eğişe, bir razı oluşa bıraktı. Bu değişimi acıya teslim olmaya borçluyum. Büyük kayıplar yaşayan herkes bir noktada acıya direnmek, yanmamaya çalışmak yerine kendilerini acıya, ateşe teslim edip, yanmayı göze almalı. Oradan bir tevekkülle yeniden doğuluyor. En azından benim için böyle oldu.
Yas çekeni teselli edecek sihirli bir söz yok. Herkes kalbinden geçeni söylüyor. Kimi Allah sabır versin diyor, kimi köpeği öldüğünde çektiği acıdan söz ediyor. Hepsi aynı kapıya çıkıyor aslında, yas çekenin kalbinde: Bana şifa diliyorlar, lütfen ölme dayan diyorlar. Söylenen her söz, omzuma dokunan her el bana iyi geldi, kaydetmeden geçmeyeyim. Yitirdiğim, hayat arkadaşım olduğu için kimileri yasın ilk yılında olmama aldırmadan, hemen yeni bir aşk bulmamı, hemen yeni bir ilişkiye girmemi tavsiye etti. Gençsin dediler, hayat böyle geçmez dediler. Bunları duyunca içimden geçen, ne yalan söyleyim, karşımdakini boğazlayıvermek oldu. Bereket onca öfkeye ne mecalim ne meşrebim müsait. Kimseyi katletmedim. Kendilerine “ben boşanmadım, hâlâ evliyim” demekle yetindim.
Bu gibi akıldâneliklerden uzak durulmasını tavsiye ederim. Çünkü yaşanan kayıp, yerine hemen bir başka şey koymakla silinecek bir acı değil. Yas tutan kişiye mümkünse sadece acısını paylaştığınızı söyleyin. Başka türlüsü ayıp. Bir de hayata karışma ve kutlamalara katılma meselesi var. Kayıp yaşayan kişinin bayramını lütfen kutlamayın. Yeni kişilerle tanışmaya zorlamayın, kalabalıklara karışmasını da beklemeyin. Örneğin benim için en büyük kriz doğum günümde yaşandı. Israrla doğum günümü kutlayan dostlarımla görüşemez oldum, içime kapandım. O gün elimden gelen tek şey, geçen yılki doğum günümde sevdiğimle yaşadığımız her bir dakikayı başa sarıp tekrar tekrar zihnimde yeniden yaşamaktan ibaretti.
Kayıp yaşayan, yas çekenler sosyalleşemeyebilir, kutlamalarınıza eşlik edemeyebilir. İnziva görüntüsü verebilirler. Bırakın yapabildikleri kadar, olabildiğince şekilde iyileşsinler. Sevdiğini kaybetmek azaplı bir hastalık. İyileşmesi, atlatması aylar, yıllar alıyor. Başınıza gelince görecek, bileceksiniz. Yas tutmak bir bakıma ölmek demek.
Birazdan saat akşam altı olacak ama anahtar sesi gelmeyecek kulağıma. Sevdiğim kapımızı açmayacak. Ona hoşgeldin diyemeyeceğim. Kucaklaşamayacağız, koklaşamayacağız. Elimize birer kahve alıp uzun, tatlı sohbetimize kaptıramayacağız kendimizi.
Sevdiğini kaybedene o anahtar sesini verebilecek kimse yok yeryüzünde. Yapılabilecek tek şey ona yalnız olmadığını, acısının görüldüğünü hissettirmek. Sabırla, kederi kaç yıla uzarsa uzasın yanında olmak. Ve zaman hiçbir şeyin ilacı değil. Yas zamanla geçmiyor, sadece acı eşiği yükseliyor yas çekenin. Dayanma gücü ise önce bilimden geliyor. İnsanlıktan çıkmamamı o en zor yılı terapide geçirmeme borçluyum. Psikoloğa gitmek için delirmek gerekmez, zorlanmak yeterli. Kendine uygun, sürdürülebilir bir ayar bulmak ve hayata devam edebilmek için psikoterapi bana kalırsa çalınacak ilk kapı. Sonrası? Vakti gelince acıya dirençleniyor, yasın yakıcı kucağından hayata iniyor ve el mecbur yaşamanın bir yolunu buluyor insan.
Senin acın, bizim acımız, tüm Tatar ulusunun acısıdır. Yokluğuna alışamadık. Prof.Dr. Nadir DEVLET'in yeri doldurulamaz
YanıtlaSil